bagajda ne bir valizim vardı, ne de valize doldurduğum yorgunluklar. sevmemiştim şehri istanbul'u. düpedüz bir gündüz yolculuğuydu ya da sessiz bir kaçıs. otogardan amerikan pazarına kadar yürüdüm. fil pizzada günün ilk ve tek yemeğini yedim. öğrenciliğim bu sokakta geçmişti. ilk kumruyu bu sokakta yemiştim. evimdeydim ama neden kapıyı çalıp içeri girmiyordum? neden tüm yorgunluklarını valize koyup gece yolculuğuyla kendini izmir'de bulmuş bir yabancı gibi dolaşıyordum kordon'da...
yaşadıklarımı düşündüm... yaşadıklarımızı... evde bıraktığım 3 kediyi. evcil -ki benimle o yıl dahil 16 yıl yaşadı- yürüyentüy ve siyah. sen ilk giden olacaktın, ama onlar bir akşam bile beklemeyeceklerdi seni benim beklediğim gibi... herkesin iki katı çalışıp yarısı kadar kazandığım bir işim, 3 kedim ve hatırlamak istemediklerim vardı. yanlış otobuse binip izmir'e gittiğime inanan bir patronum:)
kapıyı çalıp içeri girmesem de evimde izmir'deydim. kanım sıcak, yüzüm güleç, hayatım kaostu. en sevdiğim en güvendiğim 'bu satırlar ancak tutkuyla yazılır' dediğim, rüyalarımı çalmış... çalmakla kalmamış onları 'sadece yazarların okuduğu' bir dergiye satmıştı... sen sadece 'hayat' demiştin.
gidecek yerim çalacak kapım çoktu, ama konuşacaklarımı kimsenin duymasını istemiyordum. başımı kouacağım omuz, yüzümü görünce aydınlanacak yüz çoktu, kimse poyrazda dağılmış yüzümü görmesin istiyordum. ne geri dönecek gücüm vardı ne de kalacak...
liman'da oturup acı bir kahve içtim. emekli ikinci kaptan ibo ile bir el tavla attım... sadece zarları konuşturduk... 'kahve benim borcum sen evine git!' dedi, oysa ben kendimi evimde sanmıştım. bu duyguyu bir daha yaşamamak ve yaşatılmasına izin vermemek kararlılığıyla ilk otobüse bindim...
tam yirmi üç yıl bir nefes zamanı gibi akıp gitmişti... artık izmir'in sık sık gittiğim şehirlerden bir farkı kalmamıştı. iki çocuğum... güler yüzlü bir eşim ve manga vardı... sanki manga bir var bir yok gibiydi... yine ayaklarımın altından kayıyordu toprak... yarılsın da toprak içinde yitsem istiyordum... bitmiyordu yol... susmuyordu telefon... her sözü senet olan ben hiçbir sözümün arkasında duramaz olmuştum... gücüm güçsüzlük, sesim sessizlik olmuştu... evin yollarına düşüyordum her akşam, her akşam o ilk gidişi düşünerek. eve vardığımda çocuklarımın gülüşünde fırtınaları unutarak...
o günü bir kez yaşadım... ama 1024 gündür hergün o günü hatırladım. neden?
çantasına bir kitap, iki çamaşır, flashdisce yarım yamalak yazılmış iki şiir ya da bir hikaye koyup karşıma dikilip... 'gelecek benim' diyenlere kapıyı açıp... hatalarının bedelini ödemek için mi? sözleri kötü pişirilmiş bir bıldırcından tatsız, ama egoları tavana vuranlara bir adres olmak için mi?
kimbilir... belki de o gün 'üzerimde bi kırıklık var, yarın da ben işe gelemeyeceğim ama o gelsin!' diyen Hulki Aktunç gibi olamadığım içindir...
o dönüş sabahı beni uyandıran muavin bremen mızıkacılarını okuyordu, almancadan...
'horoz bizimle gel dedi... ölümden iyisini nerede olsa buluruz...'