25 Şubat 2011 Cuma

O GÜN SENİ TERKETMEDİYSEM... DİYAR-I TERK ARTIK İMKANSIZDIR...

ince ince bir yağmurla dönmüştüm eve, sehri boğan bir sisle uyandım...sis azalır diye uyudum, uyandım sis iyice esir almış koca istanbul'u... harem'e yürüdüm, değnekçinin itelemesiyle otobüslerden birine bindim. harem çıkışında gözlerim kapandı. uyandığımda öğlen olmak üzereydi, susurluk'ta moladaydık. burada ne işim vardı? ben 3 saat önce işte olmalıydım...yanlış otobüsteydim. bunu patron nasıl anlatacaktım? 3 patronun 3 sekreteri vardı... benimkininki cin gibiydi... zühre 2. sekreterdi ve naklen yayın yapardı. füsun hiç olmazdı... telefona çıkana anlattım, o da hulki aktunç'a yani benim patrona anlattı...'üzerimde bi kırıklık var, yarın da ben işe gelemeyeceğim ama o gelsin!' demiş... şirketten kekre çayın ardından otobüs yola koyuldu...

bagajda ne bir valizim vardı, ne de valize doldurduğum yorgunluklar. sevmemiştim şehri istanbul'u. düpedüz bir gündüz yolculuğuydu ya da sessiz bir kaçıs. otogardan amerikan pazarına kadar yürüdüm. fil pizzada günün ilk ve tek yemeğini yedim. öğrenciliğim bu sokakta geçmişti. ilk kumruyu bu sokakta yemiştim. evimdeydim ama neden kapıyı çalıp içeri girmiyordum? neden tüm yorgunluklarını valize koyup gece yolculuğuyla kendini izmir'de bulmuş bir yabancı gibi dolaşıyordum kordon'da...

yaşadıklarımı düşündüm... yaşadıklarımızı... evde bıraktığım 3 kediyi. evcil -ki benimle o yıl dahil 16 yıl yaşadı- yürüyentüy ve siyah. sen ilk giden olacaktın, ama onlar bir akşam bile beklemeyeceklerdi seni benim beklediğim gibi... herkesin iki katı çalışıp yarısı kadar kazandığım bir işim, 3 kedim ve hatırlamak istemediklerim vardı. yanlış otobuse binip izmir'e gittiğime inanan bir patronum:)

kapıyı çalıp içeri girmesem de evimde izmir'deydim. kanım sıcak, yüzüm güleç, hayatım kaostu. en sevdiğim en güvendiğim 'bu satırlar ancak tutkuyla yazılır' dediğim, rüyalarımı çalmış... çalmakla kalmamış onları 'sadece yazarların okuduğu' bir dergiye satmıştı... sen sadece 'hayat' demiştin.

gidecek yerim çalacak kapım çoktu, ama konuşacaklarımı kimsenin duymasını istemiyordum. başımı kouacağım omuz, yüzümü görünce aydınlanacak yüz çoktu, kimse poyrazda dağılmış yüzümü görmesin istiyordum. ne geri dönecek gücüm vardı ne de kalacak...

liman'da oturup acı bir kahve içtim. emekli ikinci kaptan ibo ile bir el tavla attım... sadece zarları konuşturduk... 'kahve benim borcum sen evine git!' dedi, oysa ben kendimi evimde sanmıştım. bu duyguyu bir daha yaşamamak ve yaşatılmasına izin vermemek kararlılığıyla ilk otobüse bindim...

tam yirmi üç yıl bir nefes zamanı gibi akıp gitmişti... artık izmir'in sık sık gittiğim şehirlerden bir farkı kalmamıştı. iki çocuğum... güler yüzlü bir eşim ve manga vardı... sanki manga bir var bir yok gibiydi... yine ayaklarımın altından kayıyordu toprak... yarılsın da toprak içinde yitsem istiyordum... bitmiyordu yol... susmuyordu telefon... her sözü senet olan ben hiçbir sözümün arkasında duramaz olmuştum... gücüm güçsüzlük, sesim sessizlik olmuştu... evin yollarına düşüyordum her akşam, her akşam o ilk gidişi düşünerek. eve vardığımda çocuklarımın gülüşünde fırtınaları unutarak...

o günü bir kez yaşadım... ama 1024 gündür hergün o günü hatırladım. neden?

çantasına bir kitap, iki çamaşır, flashdisce yarım yamalak yazılmış iki şiir ya da bir hikaye koyup karşıma dikilip... 'gelecek benim' diyenlere kapıyı açıp... hatalarının bedelini ödemek için mi? sözleri kötü pişirilmiş bir bıldırcından tatsız, ama egoları tavana vuranlara bir adres olmak için mi?

kimbilir... belki de o gün 'üzerimde bi kırıklık var, yarın da ben işe gelemeyeceğim ama o gelsin!' diyen Hulki Aktunç gibi olamadığım içindir...

o dönüş sabahı beni uyandıran muavin bremen mızıkacılarını okuyordu, almancadan...
'horoz bizimle gel dedi... ölümden iyisini nerede olsa buluruz...'


18 Ocak 2011 Salı

HERŞEYİ BEDELİ VAR... OLMADI YAR!

Küçük bir meyhanede sadece Müslüm Baba çalınır ve dinlenirmiş, plaktan! İstersen telefon edip dilediği şakıyı dinleyebilirmişsin. Müslüm Baba dinlemenin pek iyi karşılanmadığı, arbeskin tü kaka olduğu o yıllarda... o efsane meyhaneyi bulmuştum ve öğrenci evinde telefon olmadığı için ankesörlüden arayıp dinlemiştim 'olmadı yar'ı. Orası hala hayatta ise üzerinde 'olmadının adı yazan plak' benim...

O sabah yanında kalbimin küt küt attığı biriyle buluşacaktım izmir senfoni konserinde. Güzel bir cumartesi sabahıydı. Öğrenciydim, ne burs alıyordum ne de 'baba harçlığı' dışında bir gelirim vardı. Cuma günü 'baba harçlığı da' gelmemişti. Havalenin size ulaşmasının üç beş gün sürdüğü yıllardı. Güzel bir cumartesiydi... Konsere bilet alsam, çıkışta cafeye param kalmıyordu. İkisinden birini seçmeliydim. Planımı yaptım, çıkışta onu bekleyecek ve sanki
konsere geç kalmış girememiş gibi yapacak ve birlikte cafeye gidecektim...

Salonda kimse kalmayıncaya dek bekledim.. Herkes çıktı o çıkmadı! Ayaklarım beni önce kemeraltına götürdü, nefis bir söğüş yedim, gelene gidene baktım. Sahilden eve yürürdüm paramın geç geldiği haftalarda, bakkaldan makarna alır, körfeze karşı akşam ziyafeti çekerdim kendime...

Sokağa geldiğimde hava karamak üzereydi... Ayaklarım yorgunluk, içim öfkeyle doluydu. Bakkaldan makarna domates aldım, ama merdivenleri çıkacak gücüm yoktu... Kapının önünde onu görünce herşeyi unuttum. Bir şişe şarap ve bir plakla gelmişti. Yukarı nasıl çıktığımı hatırlamıyorum, ama ilk kez makarna bir sonraki akşama kalacaktı. Şarabı açtı, balkona oturduk ve körfeze karşı, konuşmaya başladık. Zamanın durdurulamaz hızında gün batarken başlayan sohbet gün ağırıncaya kadar devam etti. Balkondan içeri geçtiğimizde gün ağırıyordu, koltukta ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama uyandığımda ertesi akşam üzeriydi... Benimle aynı evde yaşamak isteyen 'platonik aşkım' yoktu... Bana bir not bırakmıştı 'sana bunu yapamam!'. Ne dediğini anlamadım... iki hafta sonra okuldan biriyle yıldırım nikahıyla evlendi, 7 ay sonra bir oğlu oldu.

Yaz gelmişti, eve dönerken eşyalarımı toparlarken... o gün bana getirdiği hiç açmadığım paketi açtım... içinde bir plak vardı ve üzerinde not... 'Herşeyin bir bedeli var...' O bedeli aklınca bana ödetmedi...

Cumartesi akşam hayatımın en uzun gecelerinden biriydi. Ne seyretiğimi, ne konuştuğumu ne de konuşulanları anlıyordum. Bir film şeridi gibi son 2 yıldır yaşadıklarımı ve bana yaşatılanları düşündüm... benim başkalarına yaşattıklarımı da. Nasıl olmuştu da 'hayatımı başkalarının ıstakalarının insafına bırakmıştım'... Şimdi bedel ödeme zamanıydı. 'Açım Abi... Ben burada işe başlamaz isem İzmir'e dönecem ve bir daha bu şansı bulamayabilirim!' diye karşımda dörtkat olanlar şimdi şah olmuştu. Ekmeğimi bölüp verdiğim, maaşını zamanında ödemek için maaşı kadar faiz ödediğim 'nefret ordusu' bana bir bedel ödetiyordu...

O plak geldi aklıma... o meyhane hala hayatta mı diye düüşündüm... üzerinde adımın yazdığı o plağı bana çalarlar diye düşündüm... Sonra üç kez, Müslüm Baba'dan 'Olmadı Yar' dinledim..

'Son pişmanlık neye yarar
Her şeyin bedeli var 
Olmadı yar...'
Hakkınız olarak gördüğünüz ama koşullar nedeniyle 'sahip olamadığınız'ın şarkısıdır,  şu sıralar... 

17 Ocak 2011 Pazartesi

YAŞAMAK YÜREK İSTER...

Seksen darbesinin ardından sokaklar boş, merdiveler 'bizsiz' ve sessiz kalmıştı. Arkadaşlarım bir bir nedensiz götürülüyordu... ki içlerinde 'felsefe ders kitabı' nedeniyle giden bile vardı. Bir de Çeşme'den balıkçı kayığıyla karşıya geçip, ardından ikinci vatan Almanya'nın yolunu tutanlar da... Kitaplar ya susuz kuyulara inmiş ya da çatı aralarına çıkarılmıştı.

Yangından iki kitap kurtarabilmiştim 'mesnevi' ve üzerinden onlarca insanın geçtiği bir Oscar Wilde seçmeleri... Oltamı alıp kasabadan yavaş yavaş uzaklaşırken yüksek sesle ya mevlana ya da Oscar Wilde okurdum. Düşünmemek, özlememek, hatırlamamak, akıl sağlığımı korumak için bir daha kitap okumadım hayatım boyunca...Kaynağa ulaşmak, anlamak, çözmek, kavramak ve zamanın tanığı olmak için okudum.

Söğüt altında oturup suyun sesini dinlemek ve sadece kendi sesimi duyduğum dağbaşlarında kitap okumak, beni çok değiştirdi. Sanki uzaklarda olan arkadaşlarıma sessiz bir katılıştı, pasif bir protesto...

Nehir kıyısında doğmak, suyun sesiyle büyümek insanın gelişimini nasıl etkiler bilemem, ben suyun sesini duyabilen, yosun tutmuş taşlara basarak karşıya geçen biri olarak 'geçmişin benim için değerli olmasının yitirdiklerimle dolu olmasından' derdim.

Yazın sıcağı suları azaltır, kıyıdan bakan biri için az su yavaş akar... öyedir de. Yavaş yavaş kayaları oyar ve yatağını genişletir. Yaşamaktan asla vazgeçmez... yaşam olmaktan asla vazgeçmez. Bazen günler süren su kıyısı yürüyüşlerimde 'suyun inadını' yaşamak için yolunu kendi açışını farketmeden izlemişim.

Bilgiden, kitaptan korkanlardan oruç reis, denizcilik tarihi, dünya tarihini bile gizlemişim... Çocuk aklım kimbilir ne korkmuş ya da annem beni ne çok severmiş ki, üzerinde yazı olan herşeyi tavan arasına gizlemiş...

Son on bir yılda 'manga' çatısı altında yaşadıklarıma bakınca... Gelen giden insanları düşününce... Okusun diye önlerine kitap koyduklarım, kendisini geliştirsin diye 'ilan çizdiklerim' yani suyun sesini bilmeyenler; sessizce beklemekteler 'buraya kadar' dememi. 12 Eylül 1980'de sokaklar asker doluyken, sokağa çıkmak yasakken... ben kızılırmak kıyılarında kargalara ' yaşamak yürek ister'i okumuşum. Neden vazgeçeyim ki yaşamaktan!

O günler de çok sevdiğim kambur Orhan vardı, kimse ona kambur diyemezdi... ben derdim! En küçükleri en çocukları bendim. Onun bir sözü son cümlem olsun; 'yaşamak hergün bal yemek değildir, yaşamak sevdiği tatları özlemektir biraz da!'...